Press "Enter" to skip to content

Doğu Avrupa ’16 Krakow-Auschwitz (4.gün)

Dün akşam turizm ofis bürosu tam kapanırken Auschwitz turu hakkında bilgi almak için çalışanları kapıda yakalamıştık. Sabah 09.30’da tekrar ofisin açıldığını ve turun 10.30’da başladığını iletmişlerdi. Biz de sabah erken kalkıp yol üzerinde kahvaltı edecek bir yer aradık. İlk pastahane gibi bir yerden kahve ve sandviç aldık. Benim aldığım sandviçte sarımsaklı peynir olduğunu ilk ısırıktan sonra öğrenip çöpe attım. Hemen yan tarafta çok güzel, elma, fıstık ezmesi ve yulaflı kup satan bir yerden kahvaltılık aldım. Daha sonra tur ofisine gittik. Şansımıza kalan son iki koltuğu aldık. Tur başlangıcına kadar yakındaki bir parkta kahvaltımızı ettik. Turu satan kız kampın çok kalabalık olduğunu bu  sebeple yanımızda yemek ve içecek götürmek isteyebileceğimizi iletti. Bir marketten yanımıza içecek ve yiyecek bir şeyler aldık. Ama kampa gittiğimizde yiyecek içecek veya kalabalıkla ilgili bir sıkıntı olmadığını gördük. Tur saat 10.30’dan akşam 17.00’ye kadar sürüyor.

Kampları ziyaret aslında ücretiz. Ancak ziyaretçi sayısını kontrol edebilmek için önceden kayıt sistemini koymuşlar. Kayıtlarda sezonsal olarak yoğunluğu değişmekle birlikte ziyaret zamanından en az 3 hafta öncesinde doluyor. Ayrıca turu bir rehberle yapmak bilgi almak açısından oldukça önemli. Bu sebeple biz ziyareti kendi motorlarımızla değil tur ile birlikte yapmayı tercih ettik.

Otobüslere bindikten sonra yaklaşık 1-1,5 saat süren yolculuğumuza başladık. Yolda hafızaları tazelemek için Auschwitz’de kameraman olarak görev yapan bir Rus subayın çekimlerinden yapılmış olan bir belgeseli izledik. Kamptakiler Rusların gelmesi ile birlikte kurtuluyorlar. Zaten genel kanının Hollywood filmleri sebebiyle 2.Dünya Savaşı’nın sonlanmasında Amerika’nın etkisinin çok büyük olduğunun düşünülmesine rağmen, en büyük etkinin Rus’ların olduğunu belirtiyorlar.

Tur iki kamptan oluşuyor. Zamanında 3 kamp varmış ancak kampın bir tanesi tamamen imha edilmiş. İmha edilen kamp “Monowitz”. Küçük olan kamp “Auschwitz 1” olarak geçiyor. Burada Nazi subay ve doktorları tarafından tutsaklar üzerinde bir çok deney yapılıyor. İkinci kamp ise “Birkenau” ve “Auschwitz 1″in yaklaşık 10 katı büyüklüğünde. Burada ise bir çok mahkum gaz odalarına gönderilerek öldürülmüş ve büyük bir soykırım yapılmış.

İlk önce “Auschwitz 1″i gezmeye başlıyoruz. Barakalar filmlerden görmeye alışkın olduğumuz gibi ahşap değil. Hepsi beton binalar. Rehber bize önemli barakaların ne amaçlar için kullanıldığını ve o dönem ki yaklaşımı anlatıyor. Hitler’in kampları bile ziyaret etmediğini onun Yahudileri görmek istemediğini anlatıyor. Bu kamplarda sadece Yahudiler değil, Ruslar, savaş suçluları, politik suçlular ve farklı milletlerden insanlarda bulunuyor.  Esas olarak insanların bu kamplarda çalıştırıldığını ve üretim ve ekonomi sanayi için kullanıldıklarını anlatıyor. Dolayısı ile dönemin şirketlerinin bu sistemi desteklediklerini ve sistemin bir parçası olduklarını anlatıyor. Suçlunun sadece bir kişi değil aslında o dönemde bu sistemi besleyen ve destekleyen herkesin olduğunun altını çiziyor. Almanların o dönemdeki tüm yaklaşımlarının mükemmel bir süreç oluşturmak olduğunu ve bu arayış sırasında kamptaki insanları sadece birer araç olarak gördüklerini ve insan olarak muamele yapmadıklarından bahsediyor.

Ayrıca kampta çalışan Nazi subaylarının zorla orada tutulmadıklarını hepsinin kendi isteği ile orada kaldıklarını, hepsinin aslında gitmekte serbest olduğunu belirtiyor. Hitler’in kamptakilere yapılan kötü muamele ve yöntemlerle ilgilenmediğini, tüm bu yöntemlerin kamptaki subaylar tarafından yapıldığından bahsediyor.

10 numaralı barakada sivil hayatta çok iyi bir jinekolog doktor olan Dr.Carl Clauberg’in kadın tutsaklar üzerinde deneyler yaptığını, çoğu kadının sağ çıkmadığını, sağ kurtulanların ise bir çok kalıcı hasarla yaşamak zorunda kaldığından bahsediyor. Özellikle ikizler üzerinde bir çok deneyler yapıldığından bahsediyor. Tutsakların bir çoğunun barakada resimleri asılı. Doğum tarihleri kampa giriş tarihleri ve ölüm tarihleri yazıyor. Rehberimiz kampta yaşama süresinin ortalama 3 ay olduğunu belirtiyor. Bizimde gözlemlerimizde bir çok kişinin 3 aylık süreyi bile tamamlayamadığı yönünde oldu.

Müzede aynı zamanda kaptaki tutsakların bir çoğunun kişisel eşyaları toplu halde sergileniyor. Ayrıca mahkumların saçlarının kesildiği ve bu saçların kumaş üretiminde iplik olarak kullanıldığını anlatıyor. Yaklaşık 2 tonluk saçın sergilendiği bir odaya giriyoruz. Burada resim çekmek yasak. İnsanlardan kalan saç yumaklarını o şekilde görünce içimiz bir fena oldu. İnsanların eşyalarını toplu halde görmek çok sarsıcı olmasına rağmen esas insanların vücutlarına ait saçlarını ve o kadar büyük bir alanı doldurduğunu görmek, yapılan muamelelerin ve yaşanan dramın büyüklüğünü bir kere daha hissetmemize sebep oldu.

Rehberimiz 11 numaralı barakada politik suçluların, kamptan kaçmaya çalışanların veya kamp dışından içeridekilere yardım ettiği için tutuklananların olduğundan ve bu barakada sürekli nöbetçi olduğundan bahsediyor.  Bu baraka aynı zamanda “ölüm bloğu” olarak adlandırılıyor. Genellikle yapılan bir yargılamadan sonra mahkumların idam edildiğini anlatıyor. Aynı zamanda açlığa mahkum edilerek öldürülme cezaları burada veriliyor. 1941 yılında kamptan seçilen Polonyalı ve Rus tutsaklar üzerinde deneyler yapılarak burada toplu katliamlar yapıldığını öğreniyoruz. Burada 1 metre karelik bir odaya zorla 4 kişinin ceza olarak ayakta sabahlara kadar tutulduğu alanları ve yine cezalandırma amaçlı kullandıkları karanlık odaların olduğu yerleri gördük. Ancak yine saygıdan dolayı burada fotoğraf çekmek yasak.

Kaçmaya çalışanlar ibret olsun diye açık alanda infaz edilip herkese seyrettiriliyor. İnfaz alanını gördük. Kamptan sadece 200 kisi kaçabilmis. Sadece “Auscwitz 1″dekilere numaralı dövme yaptırıldığını öğrendik.

Gaz odalarında kullanılan zehirlerin ilaçlamada kullanılan gazlar olduğunu ve bunun toplu infazlar için mahkumlar üzerinde kullanıldıklarını öğreniyoruz.

Rehberimiz tutsakların eşyalarının alındığını, bunların Almanya’ya gönderildiğini anlatıyor. Kamplardan kurtulanların, mal varlıkları sebebi ile hep bu varlıklı insanlardan oluştuğunu ve aslında bugün bile bu durumun aynı olduğunu belirtiyor. Zengin ve varlıklıların hayatta kalma veya daha iyi şartlarda yaşamlarını sürdürmeleri her ortamda ayrıcalıklı konumda olmalarını mümkün kılıyor.

 

Daha sonra ikinci ve büyük kamp olan Birkenau’ya geçtik. Burada bir çok baraka var. Ve filmlerde görülen veya canlandırılan yerler ve aslında Auschwitz olarak bilinen kamp burası. Burada barakaların bazılarına girdik.

Aşağıdaki fotoğraflarda yer alan barakada artık çalışması mümkün olmayan veya gözden çıkarılan kadın mahkumların infaz öncesinde gönderildiklerini, barakada yer kalmaması halinde diğer kadın mahkumların dışarıda bekletildiklerini öğreniyoruz.

En son gaz odalarını ve cesetlerin yakıldığı krematoryumları ziyaret ettik.

Kamplar ele geçirilmeye başlandığında Almanlar bütün bu gaz odalarını ve krematoryumları yıkmışlar. Ancak kalan enkazlar ve sağlam durumda olanlardan bir tanesini görebildik. Bu kampın ziyarete tamamen kapatılmasını isteyen bir grup olduğunu rehberimiz paylaşıyor. Zamanında yakılan insanların küllerinin hala bu toprakların üzerinde olduğu ve burayı dolaşarak o insanların külleri üzerinde yüründüğünü öne sürüyorlarmış. Açıkcası ben de kampı gezerken benzer hislere kapıldım ve bu görüşü haklı bulduğumu belirtmek isterim. Steven Spielberg’ün Schindler’s List filminin çekimlerinde bile kampın içine girerek çekim yapmadığını sadece kampın girişini dışarından bazı sahnelerin çekimi için kullanmış.

Kampların kurtulmasından sonra kampın ilk yetkili komutanlarından SS-Obersturmbannführer Rudolf Höss’ün yargılanarak, yine kampta idam ediliyor. Onun idam edildiği yeri gördük.

Kampların ziyareti bittikten sonra otobüslerimizle tekrar Krakow şehir merkezine döndük. Yemek öncesi rotamızın geri kalanını planlamak ve susuzluğumuzu gidermek için bira içebileceğimiz bir kafeye oturduk. Oturduğumuz kafenin hemen yanındaki küçük meydanda yazılanlardan anladığımız kadarı ile şarap festivali gibi bir şey vardı. Küçük küçük ayak üstü atıştırılabilecek yiyecek satan standlar yerleştirilmişti.

Ayrıca meydanı tam karşıdan gören cepheye büyükçe bir sahne kurulmuştu. Sahneye 3 tane üzerinde akordeon çalan müzisyen çıktı. İnanılmaz iyi çalıyorlardı. Daha sonra akşam yemeği öncesi otelimize gidip üzerlerimizi değiştirdik. Gündüzleri hava sıcak olmakla beraber akşamları oldukça serin ve soğuk oluyordu. Bir gece önceden gözümüze kestirdiğimiz genele göre biraz lüks sayılabilecek bir restoranda çok lezzetli bifteklerimizi yanında güzel ev yapımı şaraplarımızı içtik. Ertesi gün rotamız Lviv ve Ukrayna’ya geçiyor olacağız.

Be First to Comment

Leave a Reply

Your email address will not be published. Required fields are marked *