Press "Enter" to skip to content

Doğu Avrupa ’16 Krakow-Lviv (5.gün)

Sabah kalktıktan sonra kahvaltı için dışarı çıktık. Pazar sabah erken saatler olduğu için bir çok yer kapalıydı. Ama Mojo adında güzel bir mekan bulup burada kendimize çırpılmış yumurta söyledikten sonra karnımızı doyurduk. Daha sonra motorları otelin arkasındaki bıraktığımız parktan otelin önüne getirmek için motorların yanına gittik. Bu arada geldiğimizden beri motorları pek de merak etmediğimiz aklımıza geldi. Ortam çok güven vermese de Krakow’un eğlenceli ortamı sayesinde endişelerimizi hatırlamadık bile. Neyseki motorlar da bıraktığımız gibi ve sapa sağlam bir şekilde yerlerinde duruyorlardı. Motorları otelin önüne getirip zincir yağlama işlemi bittikten sonra eşyalarımızı toparlayıp çantaları yerleştirmek için aşağıya indik. Bu zincir yağlama işi şaftlı motora alıştıktan sonra gerçekten bayağı külfet oluyor.

Tam çantalarımızı yerleştirirken yanımıza büyük bir heyecanla bir şeyler söyleyen orta yaşlı bir adam ve kadın geldi. Sanki hayatlarında ilk defa motor görüyorlarmış gibi motorları işaret ederek kendi dillerinde anlamadığımız bir şeyler söylüyorlardı. Bir şekilde anlaşmaya çalışsak da pek başarmamız mümkün olmadı. Daha sonra iyice yanımıza gelip burnumuzun dibine kadar girip aynı heyecanlı konuşmaları devam edince her ikisin de ya sarhoş ya da kafalarının oldukça iyi olduğunu anladık. Adamla kadın tam ne olduğunu anlamadığımız bir tartışma içine girdiler. Adam montumdaki BMW logosunu gösteriyor ve bir şeyler diyor, kadın ise motoru gösteriyor ve adama bir şekilde itiraz ediyor. Sanırım montun BMW montu motorun ise KTM olmasından dolayı motorun markası konusunda aralarında bir anlaşmazlık oldu 🙂 Bu arada Krakow, woman falan gibi ne olduğunu anlamadığımız garip laflar da ediyorlar. Bütün bunlar olurken her ikisi de o kadar çok yakın mesafede duruyorlarki sürekli temas halinde oluyoruz. Ben de bu karmaşadan faydalanıp motordan veya daha henüz tam yerleştirmeyi bitirmediğimiz çantalardan bir şeyler mi yürütecekler acaba diye endişelenerek sürekli ikisini kontrol etmek durumunda kaldım.

Adam bu arada kollarını açıp kolundaki kuru kafa ve kanatların olduğu dövmesini gösterip hell’s angels falan demeye başladı. Ya kendisi de motorcuymuş ya da motorculuk içinde kalmış. Tam çözemedik olayı. Yaklaşık bir 10-15 dakikamıza mal olduktan sonra her ikisi de sonunda uzaklaştı. Motorları arka tenha ve tekin olmayan otoparkımsı yer yerine yol üstüne koysaydık başlarına kim bilir neler gelebilirdi diye düşünmeden edemedim.

Hazırlığımız tamamlandıktan sonra Lviv’e doğru yola çıktık. Lviv’e giden yol gerçek olamayacak kadar iyi bir otoban yolu. Slovenya’da yaşadığımız ticket tecrübesi ve kazığından sonra bu kadar iyi bir otobanda mutlaka ticket gerekiyordur endişesi ile şehir çıkışındaki ilk mola yerinde bilgi almak için durduk. Yolun Lviv’e kadar, yani yaklaşık 245 km parasız olduğunu söylediler. Bize bir de küçük bir harita vererek yolculadılar. Yol söylediğim gibi inanılmaz iyi. Asfalt kalitesi mükemmel. Neredeyse yolun tamamına yakın bölümünde rüzgarın etkisi azaltmak için rüzgar panelleri yapmışlar. Bizde sadece rüzgarlı ve  kısa alanlarda kurulan rüzgar panelleri burada belki yolun %75’i boyunca vardı. Yol böyle olunca sürüş de çok keyifli bir hal aldı ve tempomuzu da oldukça arttırabildik. Yolun yarısına yakın bir mesafeyi geçtikten sonra yol yapımı dolayısıyla otoban dışına çıktık. Saatin öğlen saatleri olması dolayısıyla otoban dışına çıkmamız bir bakıma iyi oldu. Çünkü karnımız acıkmıştı ve bir şeyler atıştırmak için yol üstünde seçeneklerimiz fazlaydı. Gözümüze bahçesi olan ve parkında arabaların sayıca fazla olduğu bir mekana girmeye karar verdik. İçeride bir parti veya kutlama gibi bir ortam vardı. Büyük ve uzun masalar kurulmuş ve bir çok takım elbiseli insan yemek yiyorlardı. Yemekler açık büfeydi. Bu bizim için bir bakıma iyi oldu çünkü yemekleri görerek alabilme şansımız oldu. Mümkün olduğu kadar ağır olduğunu düşündüğümüz yemeklerden uzak durarak tavuk şiş, tavuk göğüs ve patateslerden oluşan güzel bir sofra hazırladık. Fakat buna rağmen  servis yapan kızla anlaşmakta bir hayli zorlandık. Buralarda İngilizce konuşan birini bulmak neredeyse imkansız gibi bir şey. Zloti yerine Euro ile ödeyebilir miyim gibi basit bir soruda bile kilitlenip kalıyor ve ne yapacağını şaşırıyordu. Bir şekilde Euro ile ödeme yapmayı başardıktan sonra tekrar yola çıktık. Yol bir kaç kilometre daha ilerledikten sonra tekrar otobana bağlandı. Lviv’e yaklaştıkça Polonyanın kendi trafiği de iyice azaldığı için neredeyse kendi başımıza seyahat eder duruma geldik.

Sınıra vardığımızda genç bir polis evrakları kontrol etti ve bizimle muhabbete başladı. Kendisi de motorcuymuş. Serkanın motorundan (Triumph XC 800) almak istiyormuş ama Yamaha TDM’si varmış. Benim motorla pek ilgilenmedi. Serkan mutlu oldu bu duruma 🙂 Yaklaşık 15 dakika kadar evraklarla işini bitirdikten sonra rotamızı ve nereye gittiğimizi sordu ve işlemleri bitirdikten sonra evrakları bize geri verdi. Ben de sınırdaki bu süreci çabuk atlattığımız ve karşımızda doğru dürüst sınır görevlileri olduğu ve sınırı kolay geçtiğimiz için sevindim. Ama jeton daha sonra düştü. Burası aslında Polonya sınırının çıkışıydı. Birazdan Ukrayna sınırından giriş yapıyor olacaktık.

Çok kısa bir mesafe sonra Ukrayna sınırına geldik. O kadar kısa mesafe içinde bir anda bütün profiller değişti. Ciddi bir fakirlik ve pislik hissedilmeye başladı. Ukrayna girişinde bir sınır görevlisi askere evraklarımızı verdik. Ne yaptığımızı nereye gittiğimizi dili döndüğü kadar sormaya çalıştı. Sonra bir dakika dedi, içeri gitti. Tekrar geri geldi. Motorları ortaya bir yere çekmemizi istedi. Bir daha bizi bekletti. Sonra İngilizce konuşabiliyor musunuz diye sordu. Yes dedik. Biz konuşuyoruz ama sen konuşamıyorsun, sorun orda… diyemedik. Sonra bizi arka taraftaki binanın içine aldı. Oradaki ofiste bir kadın pasaport ve ruhsatları alıp tarayıcıdan geçirdi ve bir yerlere gönderdi. İşlemlerin uzun süreceğini anlayınca ben motorun üzerinde anahtarı ve depo üstü çantanın içinde cüzdan ve telefonumu bıraktığımı hatırlayıp onları almak üzere binadan çıkmak için bir hamle yaptım. Ama bu sefer ortaya başka bir kadın asker çıktı ve bana dışarı çıkamayacağımızı orada beklememiz gerektiğini söyledi. Bekleyelim ama ne kadar sürecek diye sorduğumuzda çok fazla sürmeyeceğini söyledi. Biraz daha bekledikten sonra şeflerinden görüş beklediklerini söylediler. Şefleri kim acaba diye düşünürken belinde silahı, postalları ve askeri üniformasıyla uzun boylu sarışın ve mavi gözlü bir kadın asker geldi. Bizi odasına soktu. Oturun dedi. Biz içimizden “emret komutanım” dedik 🙂 Daha sonra bir kamerayı açtı ve sorguya başladı. Ne yapıyorsunuz, nereden geliyorsunuz, nereye gideceksiniz, Ukrayna’da ne yapacaksınız gibi sorular sordu. Sonra anlayabildiğimiz kadarı ile “… kurtları” diye bir Rus motosiklet grubu olduğunu, onları tanıyıp tanımadığımızı bir ilişkimizin olup olmadığını sordu. Ukrayna ile Rusya arasındaki durumu düşününce muhabbet için mi sordu emin de olamadığımızdan her hani bir espri yapmaya kalkışmadan böyle bir grubu tanımadığımızı her hangi bir grupla ilişkimizin olmadığını, beraber çizdiğimiz rotayı turlayan iki arkadaş olduğumuzu söyledik. Sonra sorguyu tamamlayarak evrakları bize geri verdi. Biz de ilk sınır girişindeki askere geri gittik. Kendisi bize nasıl geçtiğini sordu. Biz de gayet iyi her şey ok dedik. Adam da endişelenmiş sanırım. Anladığımız kadarı ile şeflerinden bayağı bir çekiniyorlar. Daha sonra yan kulübede gümrük işlemleri yapıldı. Burada da evraklara bakılıp işlemlerin tamamlanması yine 15 dakika kadar sürdü. Ciddi anlamda yavaşlar. Sınırda yaklaşık bir 45 dakika kadar vakit kaybetmiş olduktan sonra sonra ülkeye giriş yaptık.

Not: Türkiye’ye döndükten sonra bizim geçtiğimiz bu Polonya -Ukrayna sınırında Euro 2016 futbol turnuvasında 15 saldırı düzenlemeyi planlayan ve üzerinde silah ve 125 kg patlayıcı bulunan bir Fransızın yakalandığı haberini The Economist’te okuyunca adamların detaylı araştırma konusunda çok da haksız olmadığına karar verdim. Görüntü itibariyle sınırı geçen bir Fransızdan ziyade iki tane motorlu Türk’ün Polonya’dan Ukrayna’ya geçiyor olması daha şüphe çekici bir durum.

İlerlemeye başladığımızda ormanlık ve çok güzel manzara ile çevrili bir yolda keyifli bir sürüş başladı. Ama yolda gördüğümüz tüm arabalar çok eskiydi. Farklı bir yere geldigimiz sınırdan itibaren kendini hissettirmeye başlamıştı.

Şehirin içine girdiğimizde ise deli gibi araba kullanan insanlar ve arnavut kaldırımına benzer taşlardan yapılmış yolların tüm şehri kaplandığını gördük. Eğer varsa böbrek taşlarımızın artık düştüğüne emindim.

Otelin yerini GPS’e yazmıştık ama bizi meydanda dolaştırıp durduktan sonra opera binasının olduğu yeri otel olarak gösterip insan ve araç kalabalığının olduğu bir yerin ortasında bizi bıraktı. Daha sonra Google Maps’den tekrar otelin yerini işaretleyerek doğru yeri bulmaya çalıştık. En sonunda otelin olduğu yere geldik. İlk önce 30 metre kadar geride bir yerde bıraktığı için girişi görmekte zorlandık. Çünkü otel ve girişi gerçekten çok enterasandı. Motorlarla birlikte otelin girişinden içeri girdikten sonra avlu gibi bir yer var ama sağlı sollu çok çok eski ev benzeri, otelden bağımsız iki blok ve buralarda yaşayan insanlar var. Ama balkonları çöpe benzer eşyalarla dolu ve baktığınızda arada bir bizdeki haberlere konu olan çöp toplayan insanlarinkine benzer bir görüntü var. Gerisi ise otel. Zannediyorum otel yapılırken girişteki yerleri ikna edip almayı başaramadıkları icin oraları otel ile iç içe ama bağımsız olarak yaşamlarını devam ettiriyorlar. Bu görüntüyü de gördükten sonra her zaman olduğu gibi u-kilit ile motorları kafaya bağlandıktan sonra yukarı odalarımıza çıktık. Odalar girişteki izlenimin aksine oldukça temiz ve konforlu.

Biraz dinlendikten sonra yürüyerek şehir meydanına geldik. Meydanı gören bir yerde bir iki bira içip karnımız da acıkmış olduğu için birer pizza söyleyerek yemeğimizi yedik. Daha sonra çıkıp turlamaya başladık. Şehir inanılmaz eski. İnsanlar 70’lerin sonu 80’lerden kalma kıyafetleriyle dolaşıyorlar. Benim çocukluğumun dönemleri olduğu icin aslında bende genel görüntü bir rahatsızlıktan ziyade nostaljik bir hava yarattığı için hoşuma gitti açıkcası. Zaman içinde yolculuk yapmış gibi hissettim.

Ama kafamdaki Lviv pek düşündüğüm gibi çıkmadı. Ben Polonya ve Krakow’u daha eski bir şehir olarak bulacağımı, Lviv’i ise daha yeni görünümlü bulacağımı hayal etmiştim. Tam tersi gerçekleşti. Krakow gerçekten çok keyifli yapacak çok şeyin olduğu, temiz düzenli bir şehirken burası ile ilgili ilk izlenimlerim çok eski ve basit bir anadolu şehrine benzediği yönünde oldu.

Daha sonra gecenin ilerleyen saatlerinde bir Türk’ün işlettiği çay bahçesi, kafe karışımı bir yere denk geldik. Müşterilerin neredeyse tamamı Türk’tü. Çalışanlardan sadece bir kaçının Türk olmadığını söyleyebilirim. Orada da birer bira daha içtikten sonra bir taksi ile otele döndük. Taksiye onların para birimi ile 70 grivna verdik. Yaklaşık 2-3 Euro’ya denk geliyor.

Be First to Comment

Leave a Reply

Your email address will not be published. Required fields are marked *