Press "Enter" to skip to content

Doğu Avrupa ’16 Lviv (6.gün)

Bir önceki gün  Lviv’in biz de yarattığı hayal kırıklığı ile acaba bugün çıkış yapsak mı düşündükten sonra şehre biraz daha şans vermeye ve hem de bu günü dinlenmeye ayırmaya karar verdik.

 

Web’de yaptığım incelemeler sonunda Lviv’de yapılacakların küçük bir listesini çıkarttım. Zaten tahmin edebileceğiniz üzere öyle uzun bir liste çıkmadı:) Listede yapılacaklar arasında şehrin en yüksek noktalarından birisi olan bir binan bacasının yanındaki cüce heykelinin (chimmney dwarf)  resmini çekin diye bir öneri vardı. Havanın da güzel olmasından faydalanarak dolaşıp cüceyi bulmaya karar verdik. Bu cüce daha sonra bizim o günümüzü kurtardı ve aramızda bir geyik olarak uzun süre kaldı. Cüce sayesinde şehrin merkezinin sadece opera meydanından olmadığını keşfettik. Arka tarafları yine eski olmakla birlikte kendine has bir dokusu ve ruhu olan çok sevimli bir şehirle karşılaştık. Adeta iki farklı şehir gibiydi.

Cüce heykelinin izindeyken ilk karşımıza çıkan şey bir silah müzesi oldu. Müzeyi dolaşmaya karar verdik. Çok büyük olmamasına rağmen güzel bir müzeydi. Ortaçağların başlarından 1900’lere kadar farklı topluluklar ve ülkeler tarafından kullanılan silahları ülke bilgileri ile birlikte sergiliyorlardı. Eski savaşların göğüs göğüse ve çok daha vahşi olduğunu silahları görünce bir kere daha anladık. Özellikle bazı kılıçlar boyutları ve ağırlıkları ile öyle büyüktü ki, bu silahları taşıyan insanların oldukça güçlü kişiler olması gerektiğini düşündük.

 

Müze çıkışında hemen yan binadan gelen odun ateşi kokuları dikkatimizi çekti. Yan tarafta bizim galata köprüsünün alt tarafındaki küçük restaurantları andıran tenteler alında oturma yerleri olan ve açık havada odun ateşinde domuz kaburgaları pişiren bir restoran olduğunu gördük ve oturmaya karar verdik. Oldukça otantik bir yerdi. Siparişi almaya gelen garson kıza etlerin büyük göründüğünü ve bir taneyi paylaşabileceğimizi söyledik. Ama o ısrarla etlerin çok lezzetli olduğunu ve birer tane yememiz gerektiğini söyledi. Kendisini kırmayıp teklifi kabul ettik. Yanında da kendimize birer yerel buğday birası söyledik. İyi ki de öyle yapmışız. Gelen etler muhteşemdi. Etleri ballı bir sosla terbiye edip odun ateşinde pişirince ortaya inanılmaz lezzette bir yemek çıkmış. Tüm gezinin yemek açısından en zirve noktasını burada yaşadığımızı söylesem abartmış sayılmam. Hatta gelen en son etleri kemiklerine kadar kemirirken garson kız bize bir tane daha isteyip istemediğimizi sordu. Benim istemekle ilgili bir çekincem yoktu ama insani bir şekilde yemenin daha doğru olacağına karar verip, bir bira daha söyledikten sonra yemeği orada noktaladık. Etlerin yanında içtiğimiz biralar ve bize verdikleri kağıt önlüklerle kendimi Conan’ın savaştan sonra döndüğü hanlardan birinde yemek yerkenki hali gibi hissettim.

Daha sonra yine web sayfasındaki önerilerden biri olan çikolatacılardan birine gitmeye karar verdik. Çikolata fabrikası adındaki mekanı bulduk. Erimiş çikolataları kaplara doldurdular. Bahçesine çıkıp kaşıkla çikolatalarımızı yerken bir grup Türk olduğunu da gördük. Gidip kendileri ile biraz sohbet ettik. Aydınlatma sektöründe çalışıyorlarmış ve bayi gezisi olarak tur onları buraya getirmiş. Lviv’de herşeyin gizli ve göz önünde olmadığını söylediler. Bu görüşlerine kesinlikle katılıyorum. Bu çikolata fabrikası bile dışarıdan küçük bir pastane kıvamında görünüyor. Ancak daha sonra içeri tekrar girdik ve aslında 4 katlı büyük bir yer ve her katında ayrı ürünlerin, hediyeliklerin satıldığı bir yer olduğunu gördük. Hediyelikler ve çikolatalardan alıp götürmeyi çok istesek de daha önümüzde Türkiye’ye kadar çok yolumuz olduğu için çikolataların kalan yolu çıkartabileceğinden emin olamayıp her hangi bir alışveriş yapamadık.

Ama bizi esas sürpriz 4 kata çıktığımızda bekliyordu. Dışarı baktığımızda yerini tespit etmekte zorlandığımız cüce heykelinin olduğu apartmanın çatısını gördük. Ve çıkışta cüceye doğru yol aldık. O sırada küçük bir müzik dükkanı gördük. Biraz sohbet ve yerel rock gruplarını dinledikten sonra bir tanesinin albümünü fena bulmayıp destek de olmak amacıyla cd’sini aldım. Bir de motorla gittiğim her ülkeden bir sticker alıp çantaların üstüne yapıştırma gibi bir geleneğim olduğundan Ukrayna sticker’larını da burada bulabildim. Slovenya’dan sticker almayı unuttum ama zaten orada sticker niyetine bize yapıştırdıkları ticket sayesinde sanırım eksikliğini pek hissetmeyeceğim.  Dükkanda çalışan kız aynı zamanda Ukrayna’da bir rock festivali organizasyonunda da çalışıyormuş. Ben de grubumuz (Presage) olduğunu söyleyerek festival bilgileri aldım kendisinden. Ukrayna’ya gidip çalma fırsatımız olur mu çok emin olmamakla birlikte iletişim kurmaktan bir zarar çıkmaz.

Daha sonra cücenin olduğu binaya geldik. Bina aslında bir pub/restoran. En üst katında cüce heykeli ve bir araba var. Çatıda cüce ve araba ile fotoğraf çektirdikten sonra çıkarak görevlerimizden birini başarı ile tamamlamış olmanın verdiği mutlulukla bir sonraki hedef olan City Hall’a doğru ilerledik.

Oradaki meydanda bir şeyler içtik. City Hall’un üzerinden şehrin tümünün göründüğünü bildiğimden buraya çıkıp biraz fotoğraf çekmeye karar verdim. Serkan yukarı çıkmak için 403 basamak merdiveni duyunca oturmaya karar verdi. Bina hafta içi olduğu ve aynı zamanda devlet dairesi olduğu için etrafta ellerinde evraklarla koşan insanlarla doluydu. Bizim kamu binaların aynı hissiyatı taşıyan numaralı oda kapıları ve mermer yer döşemeleri burada da var. Girişte asansör olduğunu gördüm. Merdivenleri tırmanmaya gerek kalmayacak keşke Serkan’da elseydi diye düşündüm. Ama merdivenlerin asansörle 4.kata çıktıktan çıktıktan sonra başladığını gördüm. Kuleye çıkan merdivenler ahşaptan yapılmıştı. Benim için keyifli ama yorucu bir tırmanış başladı. Kulenin üzerindeki 1800’lü yıllarda Viyana’da yapılmış olan saatin mekanik kısmı aşağı tarafta yer alıyor. Biraz saatin mekaniğini inceleyip fotoğraf  çektikten sonra çatıya çıkıp, manzaranın keyfini çıkartarak tekrar bolca fotoğraf çektim.

 

Daha sonra aşağıda Serkanla buluşup akşamdan önce biraz dinlemek için odalarımıza döndük.. Biraz dİnlendikten sonra akşam yemeği için dışarı çıktık. Bir gece önceden gözümüze kestirdiğimiz bir restoranda yemeğimizi yedikten sonra otele döndük.

Canımız bir bira daha istedi ama otelin restoranı kapalı olduğu ve yakınlarda bir yer olmadığı için karşıdaki bakkaldan birer bira alıp otelin lobisinde biralarımızı içerken yarınki rotayı planladık. Yarın turun en uzun rotası ve sınır geçişleri var. Hedefimiz Romanya Cluj veya Turda’da kalmak ama acaba rotayı ikiye bölerek mi bunu yapsak diye düşündük. Sonra rotayı ikiye bölmeye karar vererek sabah erken yola çıkmak üzere odalarımıza döndük. Ancak tam yatmadan önce yolu ikiye böleceksek erken çıkmayalım diye mesajlaştık. Sonra da bir daha yolu ikiye bölmenin yolu uzatacağına karar verip doğrudan Cluj yapmaya karar verdik. Bu kararın bize neler yaşatacağından o sırada haberimiz yoktu tabi….

Be First to Comment

Leave a Reply

Your email address will not be published. Required fields are marked *