Press "Enter" to skip to content

Plovdiv

Sabah otelde güzel bir kahvaltı ettikten sonra çıkış işlemlerini tamamladık. Akşam yağan hafif yağmur yüzünden motorların üstü biraz ıslaktı ama hepsi sağ salim yerinde duruyordu. Özellikle doğu Avrupa ülkelerinde hırsızlık ve vandalizm ile ilgili o kadar çok şey duyuyoruz ki endişelenmemek  mümkün değil. Ama şükürler olsun bugüne kadar kötü bir tecrübe yaşamadık.

Plovdiv’e doğru yola çıkıyoruz. Hava bulutlu ve kapalı ama yağmurdan eser yok. Biz yine de hem sabah serinliği hem de yağmur ihtimaline karşı içliklerimizi giyiyoruz.

Otelin kahvesi pek bir şeye benzemediği için yol üstünde kahve içecek bir yer bakıyoruz. Bir parkın içinde güzel bir cafe bulup oturuyoruz. Bu arada henüz euro’ları Bulgar levasına çevirme ve para bozdurmaya ihtiyacımız olmadı. Büyük yerler ve restoranlar genellikle zaten euro kabul ediyor ama sorun ufak yerlerde ve sokak alışverişlerinde yaşanıyor zaten. Garson kadın biraz düşünüp anlamaya çalıştıktan sonra euro da kabul edeceğini belirtiyor. Birer kahve söyleyip muhabbet ediyoruz. Bu arada yanımızdaki masada 4 kişilik bir Bulgar grup var. Bağıra çağıra konuşup duruyorlar. Sanırım öküz her yerde öküz. Milletin ne olduğu çok fark etmiyor.

Plovdiv’deki otelin rezervasyonunu ben yapmıştım. Aslında burası bir otel değil guest house. Enteresan ve anlayamadığım şekilde Plovdiv’deki otellerin doluluk oranı %95’ti ve old town‘ın içinde kalacak başka hiç bir yer yoktu. Tek odada üçümüz kalacağız bu sefer. Bakalım nasıl olacak? Eskiden çok fazla takılmamakla beraber zannediyorum zaman geçtikçe biraz konfor aramaya başlıyor insan.

Plovdiv’e giriş yapıyoruz. Kalacağımız yerdeki Alex isimli birisi ile hem giriş saati hem de tarif için yazıştık. Old town‘a giriş sanırım o kadar kolay değil. Girince zaten biz de anlıyoruz. Bir çok sokak arnavut kaldırımları ile döşenmiş daracık ve eski yapılardan oluşuyor. Motorla oteli ararken etrafa göz atıyoruz. Gerçekten çok keyifli bir yere benziyor. Biraz uğraştıktan sonra kalacağımız yeri buluyoruz. Adı Corner Guest House. Küçük dar bir sokağın tam köşesinde yer alıyor. Ve old town‘un tam merkezinde.

Alex bizi otelde karşıladıktan sonra odanın tam hazır olmadığını ama eşyalarımızı odaya bırakabileceğimizi söylüyor. Biz de üstümüzü değiştirip çıkıyoruz. Tavsiye edebileceği güzel yemekleri ve birası olan bir mekan soruyoruz. Rahat Tepe diye bir yeri öneriyor. Şansımızı denemeye karar veriyoruz. Oldukça büyük ve turistik bir mekan. Buna rağmen şansımıza tam kenarda manzaraya bakan bir masa buluyoruz. Serkan’la ben menüden tavuk şiş seçiyoruz, Soner ise Filibenin köftesi ünlüdür diyerek köfte sipariş veriyor. Ortaya yemekleri beklerken birayla takılmak için kızarmış patates söylüyoruz ama sürekli yan masalara giden kızarmış kabaklar içimde kalıyor.

Köfte çok bir şeye benzemiyor. Tavuklar ise lezzetli. Ama porsiyonlar inanlılmaz büyük. Bir tavuk şişi iki kişi çok rahat yiyebilir.

Yemekten sonra dolaşmaya çıkıyoruz. Sokaklar ve ortam çok güzel.

Şehrin meydanına geldiğimizde yan yana dizilmiş kafelerden birinde oturup birer kahve içip sohbete daldık. Bir süre sonra yağmur yağmaya başladı. Yanımda yağmurluk olduğu gençlere yağmurluk veya şemsiye almak üzere çıkıp biraz dolaşmaya başladım. Ara sokaklarda canlı müzik konserleri için sahneler kurulup hazırlıklar yapıldığını gördüm. Biraz araştırmadan sonra iki küçük taşınabilir şemsiye bularak cafeye geri döndüm. Bu arada Serkan yağan yağmurun ve yorgunluğun etkisi ile uyuklamaya başladı.

Serkan uyuklarken biz de birer dondurmalı sufle yedik. Yağmurun dinmesi ve Serkan’ın uyanması ile birlikte sokaklarda yürüyüşe çıktık. Sokaklarda gezerken 2-4 Haziran arasında Kapana Festivali olduğunu öğrendik. Festival kapsamında sokaklarda el yapımı eserler, plaklar, hediyelik eşyalar, sokak yemekleri sergileniyor ve satılıyor. Aynı zamanda kurulmuş olan sahnelerde canlı müzik konserleri veriliyor. Plovdiv’de otellerin doluluk oranının %95’ler seviyesinde olmasına pek anlam verememiştik ama sanırım bu festival sebebiyle bu kadar doluluk yaşanıyor. Bir sokakta oldukça heavy çalan bir grup var. Gitarların akordları sanırım drop C 🙂 Ama çocuklar iyi çalıyorlar.

Daha sonra bir başka sokağa giriyoruz. Burada ise bas çalıp söyleyen bir kız, bir yan flüt, bir klavye ve davuldan oluşan çok sağlam bir grup var. Μüziğin de etkisi ile keyfimiz iyice artıyor ve ortaya kurulmuş standdan birer bira alıp sokakların tadını çıkartmaya devam ediyoruz.

Ortam ve sokaklar o kadar güzel ki hepimizin içindeki fotoğrafçı ortaya çıkıyor.

Akşam otele dönüp biraz dinlendikten sonra yemek için dışarı çıkıyoruz.

Biraz araştırma sonunda olumlu yorumlar almış bir restoranda yer buluyoruz. Ama yan masalardan birinde yine gürültücü bir grubun gecenin ilerleyen saatlerinde daha fazla alkol etkisi ile desibeli artıracağını hesaplayıp oradan çıkıyoruz. Daha önce kahve içmek için oturduğumuz yerin yanındaki bir restoranda güzel bir yemek yiyoruz. Bulgarların şarap için kullandıkları mavrud üzümünden bir şarap sipariş veriyorum ama o şaraptan kalmadığını öğreniyoruz. Daha sonra garson kızın da Türkçe bilmesi ile yine aynı üzümden güzel bir şarap içiyoruz. Süper bir sohbet oluyor. Yemekten sonra Soner yorgun olduğunu söyleyip otele dönmeye karar veriyor. Biz de Serkan’la sokakları turlamaya devam ediyoruz. Daha sonra meydandaki bir parkta oturup bakkaldan aldığımız birer birayla geceye noktayı koyuyoruz. Bu arada sabahtan beri içen gençler artık dağılmış bir şekilde etrafta ayakta duramadan dolaşıyorlar veya bir köşede kusuyorlar.

Otel sabah kahvaltıyı odaya getiriyor. Alex kahvaltıyı annesinin yaptığını söylüyor. Gerçekten annesi yaptı bilmiyoruz ama kahvaltıyı tatlı ile yapmak için fena ve doyurucu olmadığını düşünüyorum.

Hazırlanıp yola çıkıyoruz. Sabah hava serin ve güzel. Sabahın erken saatlerinde sokaklarda kimse yok. Motorlarımızın sesleri arnavut taşlı Filibe sokaklarında yankılanıyor.

Yolda bir benzinlikte durup yakıt aldıktan sonra birer kahve içiyoruz. Bazen para üstü için verdikleri levaları kullanmamız dışında tüm Bulgaristan’ı euro bozdurmadan geçmiş oluyoruz.

İlk defa Kapıkule sınır kapısından giriş yapacağız. Ana kapılardan birisi olduğunu bildiğimiz için acaba ne kadar kalabalık olur diye düşünüyoruz. Bulgar sınırından çıkış kolay oluyor ama Türkiye sınır kapsında çok fazla yoğunluk var. Motor üstünde olmanın verdiği avantaj ile pasaport kontrolüne kadar sırayı geçip geliyoruz ve vakit kaybetmeden çıkış yapabiliyoruz.

Dönüş yolu stresine ve erken eve varma telaşına girmeden öğlen yemeği için Edirne’de ciğer yemeye karar veriyoruz. Yoldaki kısa bir araştırmadan sonra şehir içindeki Niyazi Usta’da karar kılıyoruz. Şehir girişinde “Edirne Dostluk Yarı Maratonu”na denk geldiğimiz için bir çok sokağın kapalı olduğunu ve polisin araç sokmadığını görüyoruz. Ama yine motorların avantajını kullanıp girmek istediğimiz sokağa geçmemize izin veriyorlar.

Acı biberleri, tava yoğurdu ve muhteşem ciğerleri yiyerek memlekete güzel bir giriş yapıyoruz.

Bu mini turun hikayesi de bu kadar. Yolun geri kalanı şiddetli rüzgar ve İstanbul’a yaklaştıkça artan trafikten ibaret.  Kısa da olsa keyifli geziyi yapmış olmaktan son derece mutluyuz. Bu geziden çıkarım: Yapabiliyorken yapabileceklerimizi yapmak lazım. Bugün yapabileceklerimizi yarına ertelememek lazım.

Be First to Comment

Leave a Reply

Your email address will not be published. Required fields are marked *