Press "Enter" to skip to content

Mestia

Sabah otelde kahvaltımızı ettik. Ama kahvaltı bir şeye benzemiyordu. Ona rağmen insanlar üçer tabak doldurarak bütün tabakları yediler. Ben bir iki parça sigara böreği ve çatal batırılır batırılmaz dağılan bir parça peynir ile idare ettim.
Otelden çıkış yaptıktan sonra Mestia yoluna çıktık. Şehir dışına çıkmamız zaman aldı. Dünkü korkunç sıcak yine aynı şekilde rutubetle birlikte devam ediyordu. Uzun bir süre yol sahil kenarından kuzeye doğru ilerlediği için yol boyunca tüm yerleşim yerlerinden denize giren insanlar yoldan karşıya geçiyorlardı. Bu sebeple hızlı yol almamız pek mümkün olmadı. Deniz tarafından yukarı doğru ayrıldığımızda trafiğin hafiflemesi ile biz de oldukça rahatladık.
Yol üzerinde ve nehir kenarında bir restoran bulup birer kahve içmek için mola verdik. Ama nehirden gelen esinti ve sıcaktan kurtulmuş  olmanın verdiği rahatlıkla yayılıp kaldık. Restoranın barbeküyü de yakması  ile yemeği de burada yemeğe karar verdik. Birer çoban salata bir tavuk şiş ve bir pirzola söyledik.
Salatalar muhteşemdi. Arada bir bizde de denk gelse de, o domateslerin ve salatalıkların tadı inanılmaz lezzetlidi. Pirzola bir türlü gelmek bilmeyince biz de unuttuklarına karar verip hesabı istedik. Ama hesabı kontrol ettiğimizde pirzolanın da yazıldığını gördük. Kadınla işaret dili ile bir şekilde anlaştık. Kadın hazırlamaya başladığını söyledi. Biz de getir o zaman dedik. Biraz daha bekledikten sonra güveç içinde güzel bir sosla pişmiş pirzolamız geldi. Sosu çok güzel olmakla birlikte et aynı lezzette değildi. Zaten burada şimdiye  kadar yediğimiz etlerin hepsinde değişik bir tat var ve biraz sertler. Ne Türkiye’de, ne yurtdışında başka bir yerde yediklerimize benzemiyorlar.
Yemekten sonra Mestia’ya kadar yol çok güzeldi. Dağların arasında kıvrılarak yukarılara doğru çıkıyordu. Tüm yol asfalt ve betondan yapılmıştı. Ben yolun belli bir kısmı toprak olur diye düşünüyordum. Ama öyle olmadı.
Mestia’ya girdiğimizde küçük ama sevimli ve oldukça turistik bir kasaba olduğunu gördük. Ana caddesi boyunca kafeler restoranlar vardı. Küçük bir alp kasabası havası hissettim.
Kalacağımız konukevini birine sorarak bir arka sokakta olduğunu öğrendik. Dışarıdan bakıldığında eski püskü küçük bir köy evi gibi görünmekle birlikte içine girdiğimizde tertemiz ve çok güzel dekore edilmiş bir yer olduğunu gördük.
Girişte mutfak, aynı zamanda resepsiyon olan tezgahın üstüne, Natalie diye bir telefon numarası ve bir zil bırakılmıştı. İlk önce zil ile şansımı denedim. Bir iki dakika sonra içerideki bir odadan kırmızı suratlı bir kız geldi. Acaba hasta mı diye düşündüm ve iyi olup olmadığını sordum. Ama sanırım uyuyordu. Bize bir üst kattaki odalarımızı gösterdi. Zaten konukevinin sadece üç odası vardı. İkisinde biz kaldık. Eşyalarımızı taşımadan önce arka tarafta bulunan açık havada bar gibi bir yerde birer bira içtikten sonra odalarımıza çıktık. Biraz yerleşip dinlendikten sonra kasabayı turlayıp yemek yemek için dışarı çıktık.
Svaneti tarafının meşhur sembollerinden olan kulelerin birisine çıkıldığını görünce biz de çıkmaya karar verdik. Girişinde duran bir abiye (görevli demek biraz zor olur) 5 lari verdikten sonra kuleye çıkmaya başladık.
Her katı bir üst kata bağlayan derme çatma merdivenler ve daracık alanlardan çıkarak en üste çatıya kadar çıkılabiliyordu. Çatı manzarası ise batmakta olan güneşin ışıkları ile birlikte çok güzeldi. Biraz fotoğraf çektikten ve manzaranın tadını çıkardıktan sonra kuleden inerek merkeze doğru akşam yemeği için bir yerler aramaya başladık.
O sırada yağmaya başlayan yağmur bu arayışımızı hızlandırarak güzel bir terası olan restoranı tercih etmemizde etkili oldu. Çok fazla masa olmamasına rağmen bir masa rezerve edilmiş, diğer bir masanın ise yemekten yeni kalkıldığı belli oluyordu. Servis yapan elemana yer sorduğumuzda yer yok, tek masa da rezerve cevabını aldık. Henüz toplanmamış masayı sorunca ise temizlemem lazım dedi. Garsonun performası orada anlaşıldı aslında. Biz henüz toplanmamış masaya oturup sohbet etmeye basladık. Çok uzun bir süre masa toplanmadı. Sonra çok uzun bir süre menü gelmedi ve çok uzun bir süre siparişler gelmedi. Ama burada hayat yavaş aktığı için dert etmeden sohbet ettik. Çok güzel bir ev yapımı beyaz şarapla yemeklerimizi yedik. Buranın havasından ve yüksek rakımdan da olsa gerek bir de üzerine keyifli bir muhabbet eklenince çakır keyif odalarımıza döndük.
Natalie bizim oteli kapatmak için bizim gelmemizi beklemişti. Serkan’la burayı sevdiğimize bir gün daha kalmanın iyi olabileceğine karar verdik. Ama zaten sadece üç odası olan otelde maalesef bir sonraki gün için yer yokmuş. Kendisine önerebileceği başka bir yer olup olmadığını sorduk. Sabah araştıracağını iletti. Kahvaltı saatini ise 10:00 olarak söyledi. Eğer Mesita’da kalmayacaksak bu saatim çok geç olduğunu, daha erkene hazır olmasını rica ettiğimizi ilettik ve geceyi noktaladık.
Ertesi sabah uyandığımda konukevinden çıt çıkmıyordu. Ben de biraz kasabayı turlamak için dışarı çıkmaya karar verdim. Ama konukevinin kapısını açmayı bir türlü başaramadım. Natalie bir süre sonra çıkardığım seslerden uyanmış olacak ki yine kırmızı suratı ve uyku dolu gözleri ile gelerek kapıyı açmama yardımcı oldu. Ben de dolaşmaya başladım. Etrafa kıyafetlerinden anladığım kadarı ile trekking için buraya gelmiş turistler bir yerlerde kahve içip sohbet ediyorlardı. Saatin biraz erken olması sebebi ile çok fazla hareket yoktu. Bu arada kalabileceğimiz başka bir yer olabilir mi diye bende bakınmaya başladım. Fena görünmeyen bir yer buldum ama içeride görevli birisini bulmam mümkün olmadığı için boş odaları olup olmadığını sormam mümkün olmadı. Döndüğümde Natalie temizlik yapıyordu. Daha sonra kahvaltı için hazırlık yapacağını söyleyip çıktı. Bu arada Serkan uyandı ve biz bugünü nasıl planlasak diye düşünmeye başladık. Bu sırada biz de saat iyice ilerlemiş olduğu için Kutaisi’ye inmek yerine Ushguli’de mi kalsak diye düşünmeye başladık. Kutaisi’nin nedense hem Gürcistan’ın ikinci büyük şehiri olması nedeniyle büyük şehir sıkıntısı olacağını, hem de araştırmalarımızda çok da ilgi cekici bir yer olmadıgına inandık. Sonunda burada bir gün daha kalmamaya, onun yerine Ushguli’ye gidip beğenirsek orada kalmaya karar verdik. Booking’den Tekla adında uygun görünen bir yere rezervasyon yaptırdık. Aradan yaklaşık bir saat geçtikten sonra Natalie elinde alışveriş poşetleri ile geldi. Kalacak uygun bir yer bulamadığını ama bakmaya devam edeceğini iletti. Kendisine planlarımızı değiştirdiğimizi söyledik ve kahvaltıyı hazırlamasını bekledik. O kahvaltıyı hazırlarken, ben de yakın yerden gelen anons seslerinin ne olduğunu anlamak için çıkıp yürümeye başladım. Açık bir alanda çeşitli marka beyaz eşyaların satıldığını gördüm. Yan yana dizilmiş bir kaç masada ise sanırım satış ve kredilendirme işlemleri yapılıyordu. Kasaba çok küçük ve yakın büyük yerleşim yerleri uzak olunca sanırım satışlar bu şekilde gerçekleşiyordu.
Geri döndüğümde Natalie’nin dün akşam söylediği gibi saat 10:00 olmuştu bile. Sucuk hardal sos, salatalık, domates, kekler, marmelat  ve tereyağından olusan güzel bir kahvaltı hazırladı. Ama kahvaltı oldukça zengin ve lezzetliydi. Kahvaltı ederken kendisinin aslen Tiflis’li olduğunu öğrendik ve Tiflis hakkında bazı tüyolar aldık. Daha sonra yola çıkmak için hazırlanmaya başladık.

Be First to Comment

Leave a Reply

Your email address will not be published. Required fields are marked *