Press "Enter" to skip to content

Gori

Saat 08:30 gibi kahvaltımızı bitirip yola çıkmak için hazırlandık. Dünkü yağmurun yolları nasıl etkilemiş olacağını bilmiyorduk. Oteldeki Türkçe konuşan gence yardımları için teşekkür edip, tüm karşı çıkmasına rağmen zorla verdiğimiz bahşişden sonra yola çıktık. Yol çok güzel başladı. Elinde büyük oraklar taşıyan bir iki atlı ile birlikte yolda ilerlemeye başladık. Yağmur şimdilik yolları çok bulamaç haline getirmemişti. Sabah erken olmasına rağmen hava çok güzeldi. Ben içimde tshirtle, içlikler olmadan mont ve pantolon ile yola çıkmıştım. Fotoğraflarda manzaranın derinliğini ve verdiği hissi anlatmak çok mümkün olamıyordu. Ama büyüleyici bir doğa içinde motorlarımızla toprak yolda ilerliyorduk.
Bir süre sonra yolda çamurlar ve dünkü yağmurdan kalma çeşitli boyutlarda içleri karanlık sularla dolu çukurlar başladı. İlk başta psikolojik olarak dibi görünmeyen sulara girmek tedirginlik yaratsa da bir süre sonra gözü kapalı girmeye başladık. Yol gittikçe daha da bakirleşmeye başladı. Hiç bir yerleşim yeri yoktu. Gelen geçen araba olmadığı gibi atlılarda çok uzun zaman önce gözden kaybolmuştu. Yollar iyice daralmaya başladı. Daha sonra artık yoldan çok yürüyüş patikası şeklinde adlandırabileceğim bir hal aldı. O kadarki yolda ilerlerken sürekli dallar çarpıp duruyordu. Kendimi bir motorcudan çok single track yapan bir dağ bisikletçisi gibi hissetmeye başladım. Fotoğraf molası için durduğumuz bir yerde motorun üzerine yapışmış bir çok küçük çiçeğin toplanmış olduğunu gördüm.
Küçük bir asfalt köprüsüne geldiğimizde oldukça zaman geçmiş ve pestilimiz çıkmıştı. Ama yolun verdiği keyif tüm bu yorgunluğa değerdi.
Küçük patikalar bittiğinde yine toprak ve bozuk yolda sürüşümüze devam ettik. Çok küçük bir köye geldiğimizde köyün girişinde ahşap bir kulübede shop yazısının yazıldığını gördük. Bir şeyler içmek ve dinlenmek için durduk. Satıcı kadın dağdan gelen buz gibi suları doldurduğu bidonların içinde içecekleri soğutuyordu. Birer ice tea ve su içtikten sonra yola koyulduk. Burada böyle bir shop’un olması bu yolun trekkingciler tarafından kullanıldığının bir göstergesiydi.
Yolumuza devam ederken yolda kimsenin de olmamasının verdiği cesaretle hızımı artırıp ilerlerken bir dönüşte karşıma aynı hızda bir jeep çıktı. O anda kendimin hatalı olduğunu düşünmeme rağmen daha sonra yaptığım video çekimde gördüğümde jeepin benim şeridimden geldiğini gördüm. Zor ve aniden durduğumda bir şekilde anlamsızca dengemi kaybedip motoru yatırdım. Ama hem toprak yol olması hem de durmuş olmam sebebi ile herhangi bir hasar yaşamadım. Jeep’den inen adamın yardımı ile motoru kaldırdık. Zaten o sırada Serkan’da gelmişti. Yine düşmüş olmanın verdiği can sıkıntısı ile çok da moralimi bozmamamaya çalışarak ilerlemeye devam ettik. Ciddi bir konsantrasyon kaybım var sanırım ama nedenini tam anlayabilmiş değilim.
Toprak yol bittiğinde daha çok küçük köylerin içlerinden geçmeye ve dağ yollarında ilerlemeye devam ettik. Ama bu yolların hepsi hem çok kötü hem de çamurlardan dolayı oldukça kaygandı. Bir çok irili ufaklı içi su dolu çukurlar ve kaygan çamurların içerisinde hoplaya zıplaya yolumuza devam ettik.
Akşam üzerine doğru yol üzerindeki çeşmelerin birisinin yanında durarak hem üstümüzü başımızı, çamur içindeki çizmelerimizi temizledik hem de zincirlerimizi temizleyerek bakımlarını yaptık. Burada akşam konaklayacağımız yeri tekrar masaya yatırdık.
Konaklama için Kutaisi veya Gori arasındaki gidip gelmelerimiz yerini Gori’ye bıraktı.
Gori’ye yaklaşık 142 km kala bir kasabada biraz enerji kazanmak için durduk ve Snickers ve meyve suyu içtik. Aynı zamanda depolarımızı doldurduk ve hafif atıştırmaya başlayan yağmura karşı üst yağmurluklarımızı giydik. Benzincide durduğumuzda sapıtan Google’dan dolayı yol tarifini benzinciden aldık. Ancak bunun daha sonra bir hata olduğunu anlayacaktık. Ama hataların en büyüğünü yağmurluklarımızın tamamını giymeyerek yaptık. Deli gibi bastıran yağmura karşı sadece üstümüzdeki yağmurluklar yeterli olmadı. Bacaklarımız deli gibi ıslandı. İçeri giren sular daha sonra botlarımızın içine dolmaya başladı. Yaklaşık 20-25 dk boyunca aralıksız ve şiddetli yağan yağmur sonunda perişan bir halde kaldık. Yağmur nihayet sona erdiğinde ıslanmadık hiç bir yerimiz kalmamıştı. Nehir kenarı bir yere ulaştığımızda Serkan botlarındaki suyu boşaltmak ve çoraplarını sıkmak için durdu. Nehir kenarına araçlarını çekerek, nehire girip votka içine bir grup vardı. Bizim perişan halimizi görünce bizi de bir iki tek atmaya davet ettiler. Davet çok cazip görünse de daha gidecek çok yolumuz olduğu için daveti kabul edemedik maalesef. Sonradan konuştuğumuzda belki küçük bir fırt çekseydik çok da fena olmazdı diye konuştuk. Ama ekip olarak bazı kesin prensiplerimiz var. “Don’t drink and ride” da bunlardan bir tanesi. Serkan botlardan yarım litreye yakın su boşaltmanın hafifliği ile biraz rahatladı ama gerçekten motordan indiğimizde kuru bir şekilde yola devam etmek istediğim için benim ayaklarım derin bir havuzun içinde yüzmeye devam etti.
Yol boyunca derin bazı sular akan derelerin içinden geçtik. Mesafeyi kontrol ettiğimizde kalan yolun yine 140 km olduğunu gördük. O kadar yol gittikten sonra yine 140 km kalması ve ıslaklığın verdiği bıkkınlıkla yola devam ettik. Bir süre sonra ben de ıslak botlarımından suyu hafifletmek isteği bastırdı ve yol sormak için durduğumuz bir benzinlikte kısa bir mola verdik. Ama benzinlikte başımıza üşüşen adamlar yüzünden suları boşaltamadım. Bir ikisi uzaktan, bir iki tanesi yanımıza gelerek fotoğraf çektirdiler. Sonradan adamların da Azeri olduğunu ve zaten buraları bizden daha iyi bilmediğini de anladık. Google Maps ile yola devam ettik. Uzun bir süre yol aldıktan sonra tekrar 140 km yol kaldığını gördük. Bir korku filmi senaryosuna dönmeye başlamıştı. Hatta aklıma buna benzer bir seyrettiğim bir korku filmi hikayesi geldi. Bir aile araba ile ormanlık bir yolda yol alıyor ama gidecekleri yola bir türlü varamıyorlardı.
Aklımıza geçen seneki Cluj sürüşümüz geldi. O günde 12 saat motor sürmüş şiddetli yağmur altında gece dağ geçitlerinde sürüş yapmış sonra gecenin bir vakti Cluj’a ulaşmış ve o saatte yiyecek bir şey bulamadığımız için çantalarda kalan Snickers’ları yiyerek aç bir şekilde uyumuştuk. Acaba tarih tekerrür ediyor mu diye düşünmeden edemedik. Ama görünüşe göre bu gün daha uzun sürecekti.
Yine bir köyün içinden geçerken köylülerin meraklı bakışları altında ilerdik. Yol teyidi almak için yüksek çitlerin altından kafasını uzatmış bir kıza yol sorduk. Sonra sırayla tüm ailenin kafaları birer birer çitin üzerinde çıkamaya başlayıp oldukça komik bir görüntü oluşturdu. Yolun doğru olduğu teyit ettikten sonra sürmeye devam ettik. Söylememe gerek yok; kalan mesafe yine 140 km idi 🙂
Bir dağ köyüne ulaştığımızda google ne yapacağını şaşırdı. Yol ikiye ayrılıyordu. İkisi de oldukça kötü görünüyordu. Tam yol ayrımında köşede bir minibüs durağı ve durakta bekleyen bir iki yaşlı kadın ve genç kız vardı. Kendilerine Gori’yi sorduğumuzda biraz tereddüt yaşadıktan sonra birisi bir yolu diğeri diğer yolu gösterdi. Kararsızlıkla ilk önce yollardan birisini denedikten sonra geri döndük. O sırada durağa gelen minibüs şöförüne Gori’yi sorduk. Kendisi ile aynı yönde gitmemiz gerektiğini öğrenip devam ettik. Sonradan anlıyoruz ki bu küçük köylerde yaşayan insanlar için Gori çok uzak mesafede ve tamamen algılarının dışında. Biraz abartılı olacak ama onlar için bu Kızılcahamam’da yaşayan birine Göztepe’ye nasıl giderim diye sormaktan çok farklı değil.
Geçen seneden başımıza gelenleri hatırlayıp akşam yemeğini yol üzerinde yemeye karar verdik. Normalde ülkemizde durup asla yemeyeceğim bir Azeri lokantasında birer kebap ve salata yedikten sonra yola devam ettik.
Havanın da kararması ile birlikte tekrar başlayan yağmur sürüşü oldukça zor hale getirmişti. Benim kaskın içine giren yağmur damlalarının da iyice görüşümü bozması ile birlikte yol ve şeridi görmek neredeyse mümkün değildi. Bu sebeple arada kaskı açık gitmeye çalışsamda oldukça zorlandım. Yine geçen sene başımıza geldiği gibi küçük bir kasabada bir bakkal benzeri noktada durup akşam nerede kalacağımızı konuştuk. Yaklaşık 50 km daha yolumuz vardı. Ama bu hava ve yol koşullarında bu en az 1 saatlik daha sürüş demekti. Tam burada bir yer mi baksak Gori’ye devam etsek mi diye düşünürken yanımıza spor Yamaha motorlu bir motorcu geldi. Otel sordu, bilmediğimizi söyleyince alelacele uzaklaştı. Motorun üzerinde çantasını göremedik. Üstünde de yazlık file mont vardı. Devam eden şiddetli yağışta bizden daha beter bir halde olması mümkündü. Biz de bu arada Gori’ye devam etmeye karar verdik ve booking’den bir yer seçip yola devam ettik. Gori’ye gecenin ilerleyen saatlerinde vardık. Seçtiğimiz guesthouse’da ortak kullanımlı bir banyo tuvalet ve iki single oda olmadığını öğrenince bu gece biraz konfora ihtiyacımız olduğundan yol üzerinde gördüğümüz bir otele girdik. Otel yine geçen seneki gibi hem bina hem çalışanların görüntü itibariyle Sovyet zamanında kalma olduğu belli olan bir oteldi. Pasaportlarımızı kayıt için alan kadının yardımcısının benim pasaporttaki adımı etats schengen olarak kayedetmeye çalıştığını farkedip bayağı eğlendik. Bundan sonra adım Mr.Schengen 🙂
Odaya çıkmadan dolaptan bir bira istedim. Borjomi marka biramı alıp odaya çıkıp tüm ıslak giyilerimi kuruyacak şeklide yerleştirdikten sonra duşa girdim. Bu arada biramı daha da soğuması için buzluğa yerleştirdim. Duştan sonra tüm yorgunluğumu atmak için yatağa uzanıp biranın kutusunu açtım. Ama keyfi uzatmak için hemen içmedim. Daha sonra ilk yudumu almak için kutuyu ağzıma götürdüğümde tuzlu ve su gibi bir içecek ağzımı kapladı. Biranın tadını beklerken beynim olayı idirak etmeye zorlandı. Daha sonra kutuya baktığımda üzerindeki mineral water yazısını gördüm. Sabahtan beri 14 saatten fazla insanların bile yürümediği offroad parkurları, çamur ve sularla dolu köyler, yağmur altında görüşün neredeyse sıfıra indiği yollarda motor kullandıktan sonra bira yerine soda içerek bugünü noktaladık.
Gori’nin en önemli özelliği Stalin’in doğduğu kasaba olması. Kasaba’da Stalin müzesi de var. Sabah kahvaltıdan sonra kasabayı biraz turlayıp müzeyi ziyaret etmeye karar verdik. Müze kaldığımız otele yaklaşık 1,5 km yürüme mesafesinde olmasına rağmen otelden çıkış saatini kaçırmamak için taksi ile gitmeye karar verdik. Bizdeki gibi açılış ücreti olmadığı için neredeyse müzeye kadar taksimetre sıfırı gösteriyordu. Daha sonra 1.5 lariye müzeye ulaştık. Müzenin içindeki havalandırma klimalarla değil vantilatörlerle yapıldığı için içeride sıcaklık biraz fazlaydı. Ama müze çok güzel tasarlanmış. Kronolojik olarak Stalin’in çocukluğundan vefatına kadar düzenmiş. Müzeyi gezip bolca fotoğraf çektikten sonra dışarı çıktık.
Dışarıda Stalin’in doğduğu evin girişinin bir replikası ve Stalin’in yine kullandığı lokomotifi yer alıyor. Müzeyi oldukça beğendik ve ziyaretimizden memnun kaldık. 2. Dünya Savaşında Rusların Alman ordularını yenerek savaşın sonlanmasında ne kadar önemli bir rolü olduğunu burada bir kere daha görmüş olduk.
Çıkışta Gori’de yer alan kaleyi de görmek içi in yürüyerek dolaştık. Kalenin içine girmedik ancak dışarıdan fotoğraf çekip girişindeki bahçede yer alan dev şövalye heykelleri ile fotoğraf oyunları yapıp dönüş için yola çıktık.
Çıkışta İtalyan plakalı bir GS gördük ve sohbet etmek için yanına gittik. Adam neredeyse sıfıra yakın İngilizce konuşuyordu. Anladığımız kadarı ile İtalya’dan çıkmış Türkiye üzerinden buraya gelmiş, bundan sonrada Özbekistan’a doğru gidecekmiş. Kendisine bol şans diledikten sonra yanından ayrılıp otele toparlanmak için döndük. Botlarım dışında neredeyse tüm malzeme ve kıyafetlerim kurumuştu. Temiz çoraplarımla birlikte hafif nemli botlarımı giyerek motorun yanına indim. Gori, ilk turu konuşurken hiç planımızda olmamasına rağmen iyi ki geldik diyeceğimiz bir şehir olarak hafızalarımızda kaldı.

Be First to Comment

Leave a Reply

Your email address will not be published. Required fields are marked *