Press "Enter" to skip to content

Borjomi-Hopa

Sabah erken kalktık. Önümüzde uzun bir yol ve geçilecek bir sınır vardı. Kaldığımız otelde kahvaltı verilmediği için motorları hazırlarken kahvaltıyı sınırı geçtikten sonra Türkiye tarafında mı yapsak diye düşünüyorduk. Ama o sırada burnumuza gelen taze pişmiş ekmek kokuları bu fikirden bizi vazgeçirdi. Kokuyu takip ederek fırının yerini buldum. Yeni çıkmış ekmekleri sergilemişlerdi. Daha küçük ekmek olup olmadığını sorduğumda yan taraftaki bakkalı işaret ettiler. Yumuşacık ve sıcacık paskalya çöreği tadında yuvarlak ekmeğimizi aldım. Peynir bulamadığım için yol üstündeki başka bir yerden peynir bulmak umuduyla ekmeği file ile çanta arasına sıkıştırdım. Ana yolun üzerindeki bir bakkaldan dilimlenmiş cheddar peyniri ve meyve suyu aldık. Ekmeği ortadan ikiye bölüp içlerini peynirle doldurduktan sonra kahvaltımızı yol kenarında ayak üstü yapmış olduk.
Yolda Batum ayrımına geldiğimizde acaba bu gece Batum’da kalıp mı dönsek diye kısa bir değerlendirmeden sonra daha önce karar verdiğimiz gibi Türkgözü’ne doğu ilerledik.
Yol üzerinde kimsenin daha önce bahsetmediği ve hiç bir yerde adını duymadığımız çok büyük bir kale olduğunu gördük. Akhaltsikhe kalesi veya Rabath Kalesi olarak adlandırılıyordu. Hazır yolumuzun üzerindeyken gidip görelim dedik. Bu kadar küçük bir kasabada bu kadar büyük bir kale olup hiç bir tanıtımın olmaması ilginç gelmişti. Motorları kale girişine park ettikten kısa bir süre sonra 1970’lerin VW vanlarından birisi geldi. Van tamamen hippy tarzında rengarenk boyanmıştı. Ben hayran hayran bakarken içerisinden inen yine hippy tarzına yakışır şeklide renkli, bol rahat kıyafetler giymiş bir kaç kişi yanıma geldi. El sıkışıp biraz sohbet etttik. İran’lılarmış ve bu araçla İran’dan buraya kadar gelmişler. Tiflis’e doğru yola devam edeceklermiş. Çok iyi İngilizce konuşuyor ve konuşmasında ermiş insanlarda olan tuhaf bir huzurlu ses tonu vardı. Aracın sorun çıkarıp çıkarmadığını sorduğumda, içlerinden birisinin zaten tamir işlerinden çok iyi anladığını, bir sorun yaşamadıklarını ve gerekirse müdahale edecek durumda olduklarını söylediler. Sonradan hem ilgili ekiple hem de aracın fotoğrafını çekmediğime çok pişman oldum.
Kalenin içine gidiğimizde ise tam bir şok bizi karşıladı. Kaleyi saçma bir şekilde restore etmişler. İçine otel yapmışlar. Bir yerde bakkal ve kahve dükkanı bir diğer köşesinde ise meyve suyu satıcısının olduğu pazar yerine çevirmişler. Kale girişindeki meydanında yere Charles Aznavour’un Hollywood yıldızı içinde imzasını koymuşlar. Sonradan öğrendiğimize göre Aznavour’un babası burada doğmuş ve o da burada bir konser vermiş. Sanırım konserden sonra da bu yıldızı kale girişine koymuşlar. Bu bile nasıl bir korkunç restorasyon rezaleti olduğunu konusunda sanırım bir fikir veriyordur.  Durum böyle olunca zaten yanımızda kalan bozukları kullanarak kalenin geri kalan kısımlarını gezmek içimizden gelmedi. Orta alanda bir kaç fotoğraf çekip kahve içtikten sonra yolumuza devam ettik.
Yaklaşık bir saatlik ve sakin bir sürüşten sonra sınır kapısına vardık. Sınır kapısına gelene kadar neredeyse hiç bir yerde Türkiye tabelası görmedik. Sanki az ileride başka bir ülke yokmuş gibi hiç bir ibarenin olmaması garibimize gitti. Kapı, Sarp kapısından çok daha farklı ve sakin görünüyordu. Gürcistan tarafını hızlıca geçtikten sonra bizim kapıya geldik. Buradaki sistem diğer kapılardan farklı. Hem giriş hem çıkış işlemleri aynı  kapıdan yapılıyor. İlk önce bir binanın içinde sağ tarafta polisle işlemleri tamamladıktan sonra sol tarafta biraz daha kaotik bir ortamda gümrük işlemleri tamamlanıyor. Daha sonra bir kağıtta plaka bilgisi yazılı olarak veriliyor. Dışarıda bir gümrük memuru gümrük kontrolü yapıyor. Ve son olarak sınırdan çıkıştan önce bir kulübede plakanızı söyleyerek işlemlerin tamamlanıp tamamlanmadığının kontrolünü yaptırıp çıkış yapabiliyorsunuz. Polis işlemlerini yapan memur  bir grup Trabzon’lu motorcunun İran’a gittiklerini, ancak İran sınırında kendilerinden istenen paradan dolayı sinirlenip geri döndüklerini anlattı. Trabzon’dan İran sınırına gidip sonra nasıl ve niye Gürcistan sınırına geçtiklerini anlamadık ama soru da sormadık. Ayrıca İran turu planlayıp sınıra kadar gidip, nasıl bir para talebi ile bir insan karşılaşmış olup hazırlık yaptığı turdan vazgeçer ona da pek anlam veremedik.
Sınırı geçtikten sonra farklı bir coğrafya bizi karşıladı. Yollar çok güzeldi. Virajlı dağ inişleri oldukça keyifli geçti. Daha sonra tamamen bir boşluk hissiyatı yaratacak uçsuz bucaksız ovalar derin hisler bıraktı. Öğlene doğru Ardahan merkezde yemek yemek için bir etçide durduk. Oldukça acıkmış olduğumuz için iki kişi 940 gramlık et ve yanında salata siparişimizi verdikten sonra iştahla uzun zamandır yemediğimiz kadar lezzetli yemekleri silip süpürdük.  Bu sırada motorları park ettiğimiz restoranın önünden saçma sapan bir manevra ile dönüş yapmak isteyen bir tır benim motora çarpmak üzereyken dışarı çıkıp ucu ucuna motoru kurtarıp adama  bir ton fırça kaydıktan sonra yemeği tel kadayıf tatlısını bölüşerek noktaladık.
Yollar çok düzgündü ve çok keyifli virajları vardı. Artvin’e doğru yaklaşırken Yanıklı Köyü yakınlarında çay, közlenmiş ve haşlanmış mısır yemek için kısa bir mola verdik. Yol üzerinde baraj her ne kadar doğayı mahvetmiş de olsa vadinin ortasında inanılmaz görüntüler vardı. Gürcistan’ın daha sıkışık dağlık coğrafyasına karşın burada genişlik hakimdi. Biz de fotoğraf çekmek için sık sık durmak zorunda kaldık.
Dağlardan aşağıya inene kadar artık yeter diyeceğim ve gerçekten sersemlediğim kadar çok viraj vardı. Virajlar hem keyifli hem de hızlı virajlar olduğu için bir motorcu için cennet diyebilirim.  Virajlı yol yapmak isteyen ve bu bölgeye ulaşabilen motorcular hiç başka yere bakmasın. Burası kesinlikle Türkiye’de motor sürüleyebilecek en iyi rotalarda birisi.
Hazır buralara kadar gelmişken Şavşat ve Karagöl’ü de görmek istedik. Şavşat merkezde bir benzice depoları doldururken aynı zamanda Karagöl ile ilgili bilgi aldık. Görevlinin bize söylediği kadarı ile yol güzelmiş ama diğer şoförlere dikkat etmemiz konusunda bizi uyardı. Buranın insanları yolu iyi bildikleri için çok hızlı giderler viraj çıkışı, sollama falan pek bakmazlar dedi. Yolu bilmenin körlemesine sollamaya nasıl bir faydası olacağını çözemedik ama Gürcistan’dan antremanlı olduğumuz için çok sıkıntı yaşamayacağımızı düşünerek yola çıktık.
Yukarı çıktıkça havanın daha da serinlemesini beklerken oldukça sıcak bir hava bizi karşıladı. Biraz ter içinde kalarak ama yolda pek de bir sıkıntı yaşamayarak Karagöl’e ulaştık. Park alanında sanırım artık gezinin sonu ve yorgunluktan olacak Serkan iki kere motoru olduğu yerde yatırdı. Artık işin biraz geyiğini de yaparak avcı pozu vermeyi de ihmal etmedi. Karagöl ise güzel bir kaç fotoğraf haricinde bizde biraz hayal kırıklığı yarattı. Büyük bir göl beklerken daha çok su birikintisini andıran oldukça küçük bir gölle karşılaştık. Etraf bol yeşillik olduğu için aileler piknik yapmaya gelmişlerdi. Biraz dinlenip bir kaç fotoğraftan sonra dönüş yoluna geçtik.
Akşam saatlerine doğru dağlık bölgede sis bastırmaya ve ufaktan yağmur çiselemeye başladı ama bu sefer iç güdülerimin beni yanıltmayacağını düşünerek yağmurlukları giymedim. Akşam saat 20:00 gibi Hopa merkeze indik. Booking ülke içinde hizmet veremediğinden yol üstündeki bir kaç otelin olduğu yerde durup internet ve eski usül insanlarla konuşarak otel araştırdık. Oradaki bir gencin tavsiyesi ile Terzioğlu Otel’e gitmeye karar verdik. Şehrin göbeğinde olmaması ve bahçe içinde kendi otoparklarının olması sebebi ile iyi bir seçim yaptık. Odalar eski ama büyük ve geniş olduğu için rahatça malzemeleri yayabildik.
Duş alıp giyindikten sonra merkezde yer alan Yalı Restorana yürüyerek gittik. Geniş bir bahçesi ama ona tezat oldukça kötü ve dar bir menüsü vardı. Garson aşçının değişmesinden dolayı sıkıntı yaşadıklarını söyledi. Rakı güzel, yemekler kötüydü.
Geziyi kazasız belasız bir iki küçük ama hasarsız düşüşle noktalamıştık. Ertesi gün Trabzon’a sürmektense Şeref’ten Hopa’ya gelmesini rica eden bir mesaj attık. Böylece havaalanında soyunma giyinme ve tekrar malzemeleri toplarlama derdinden kurtulacaktık.
Sabah o da sağolsun bizi kırmadı ve Hopa’ya geldi. Ben erken kalktığım için otelde kahvaltı etmiştim. Ama hem Serkan hem de Şeref’in kahvaltı etmesi için yol üzerinde bir yerde bir kahvaltı molası verdik. Daha sonra zamanında hava alanına ulaşarak Şeref kazasız, belasız İstanbul’a dönmesi için iyi dileklerimizi ilettik ve biz de İstanbul uçağının kalkış saatini beklemeye başladık.

Be First to Comment

Leave a Reply

Your email address will not be published. Required fields are marked *