Press "Enter" to skip to content

Alamut

Alamut’a gelmekteki amacımız Alamut Kalesini ziyaret etmek. Normal koşullarda İran’ın turistik rotasının dışında olmasına rağmen Hasan Sabbah hakkında okuduklarımızdan dolayı burayı mutlaka ziyaret etmek istiyordum. Kalacak yerleri araştırdığımızda Alamut Kalesi’nin olduğu Gazorkhan civarında iki yer bulabildik. Bunlardan bir tanesi bir restoran diğeri ise okuduklarımdan anladığım kadarı ile bir ortak kullanım alanını gelen konuklara kullandıran bir ev sahibi. Durum böyle olunca kalmak için en yakın yer olan Alamut kasabası civarında bir yerler bakmaya başladım ve Seven Guesthouse adında küçük bir köy evi bulabildim. Burası diğer seçeneklere göre okuduklarımdan  biraz daha kalınabilir hissiyatı verdi. Kaleye yaklaşık 50 km/ 1 saat mesafede kalacaktık ama Tebriz’den Alamut’a kadar olan uzun yolu düşününce bulabileceğimiz en konforlu yerde kalmaya karar verdik. En azından 3 kişilik “private room” rezervasyon yapabilme seçeceğim vardı.

Küçük bir köye girdik.  GPS yardımı ile kalacağımız yeri bulmaya çalıştık ama köyün içinde bir iki tur atıp yeri bulmamız pek mümkün olmadı. O sırada yolda gördüğümüz genç bir adama kalacağımız yeri sorduk. Şans eseri pansiyon sahibi çıktı ve onu takip ederek konuk evini bulduk.

Motorlarımızı tahta kapılı girişi ile evin bahçeside güvenle park ettik.

Kalacağımız ev tek katlı bir evdi. Ortada ortak kullanım alanı, ve iki adet yine ortak kullanım için duş ve tuvalet vardı. Geldiğimizde içeride Belçikalı bir çift vardı. O gece burada başka kalacak kimse de olmayacakmış. Evin hanımı bize kalacağımız odayı gösterdi. Odada yer yatağı, ayaklarını uzattığın yerde bir sehpanın altında elektrikli ısıtıcı üzerine battaniye kaplı bir şekilde duruyordu. Hanım bana bunun Türkiyede de ısınmak için çok kullanıldığını ve bilip bilmediğimi sordu ama ben ilk defa görüyordum. Odadaki temel sıkıntı üçümüzün yerde yatmasının imkansız olmasıydı. Hatta nasıl bir organizasyon yapsak diye düşünürken Belçikalı çift alaycı bir şekilde odada üçünüz mü kalacaksınız diye takılmayı da ihmal etmedi.  Sonunda odada benim tek kalmama ve Soner ile Tarkan’ın ortak alandaki yataklarda yatmasına karar verdik. Pansiyon da müsait olduğu için bu konuda bir sıkıntı yaşamadık.

Köydeki üç kişilik “private room”
Ortak kullanım alanı ve yataklar

Odaya eşyalarımızı yerleştirdikten sonra köyde küçük bir gezintiye çıktık. Yağmurun hafif çiselemesi ile kısa süreli de olsa bir tur atabildik. Evin sahibi ile konuştuğumuzda köydeki nüfusun yaklaşık 400 kişi civarında olduğunu öğrendik. Bu arada bize ikram ettikleri güzel çayın ve hurmaların tadına baktık. İranda çayların güzel olmadığına dair söylentiler duymuştum ama bu da İranla ilgili duyduğum diğer negatif yorumlar gibi gerçekten uzak çıktı. Akşam yemeği için fırında Alabalık ve tüm İranın vazgeçilmezi olan pilavla birlikte salata ve diğer çiftin vejetaryen olması sebebi ile onlar için hazırlıkları patlıcanlı bir yemekten oluşan mükellef bir yemek yedik.

Alamut akşamının lezzetli sofrası

Yemeğin yanında biraz biraya benzemesi umuduyla limonlu bir malt içeceği içtik ama daha çok gazoza benziyordu.

Fırında pişmiş alabalıklar
Limonlu İran birası

Gece Tarkan’ın hasta olması ve sürekli benim odaya girip çıkması sebebiyle pek uyumam mümkün olmadı. Tarkan hasta olduğu için uyuyamadı, Soner ise bahçedeki bir kuşun tüm gece boyunca ötmesi sebebi ile uykusuz bir gece geçirdi. Her şeye ve odayı gördüğümüzdeki ilk şoka rağmen güzel bir tecrübe yaşadık. Bunda evin inanılmaz temiz ve hijyen olmasının da büyük etkisi vardı. Gerek tuvalet ve banyosu gerekse odalar ve ortak alanlar pırıl pırıldı. Sabah kahvaltımızdan sonra bu kasabaya gelmemizin asıl sebebi olan  Hasan Sabbah’ın meşhur Alamut kalesini görmek üzere yola çıktık.

Sabah kahvaltımız

İranın kuzeyi oldukça dağlık ve coğrafyası güneyinden çok farklı. Rakım çok daha yüksek ve hava da daha serin. Yolda sık sık fotoğraf molası vererek Gazorkhan kasabasına geldik.

Dağlık kuzey İran

Gazorkhan kasabasının içinde bir Beşiktaşlı olarak beni karşılayan kartal heykelinin fotoğrafını çekmeden edemedim.

Alamut kartalı

Kasabanın içinde ilerlerken arkamızdan gelen bir polis arabası bizi siren çalarak durmamızı işaret etti. İçinden inen bir polis yanıma gelerek sohbet etmeye başladı. Nereye gittiğimizi sordu. Kaleyi ziyaret etmek istediğimizi söyledim. Sonra kendisinin de bir motorcu olduğunu söyledi. 1998 model 1200 cc bir Yamaha’sı varmış. Bana resimlerini gösterdi. Ama yağ koymadığı için motorda hasar oluşmuş. Bazı parçalara ihtiyacı varmış ama İranda bulamıyormuş. Benim bulup bulmayacağımı sordu. İstanbul’a döndüğümde yardımcı olmaya çalışacağımı söyledim. Tabi bütün bu konuşmalar ağırlıklı olarak Türkçe olarak, takılınan yerlerde işaret ve mimiklerle gerçekleşiyor. İranın kuzeyi, doğu Azerbaycan bölgesi ve bu bölgedeki neredeyse herkes Türkçe biliyor. Azeri Türkçesi konuştukları için her şeyi anlamak mümkün olmasada iletişim sorunu hiç yaşamadık. Polisle bir birimize telefonlarımı verdik. Tam ayrılmak üzereyken beni takip edin dedi. Mecburen takip etmeye başladık. Bu arada oradaki polislerin arasında da sınıf farkları var. Bu polis yeşil arabalı ve en üst sınıftan din polisi. Her türlü yetkisi var. Dolayısı ile çok fazla seçeceğimiz olmadan kendisini takip ettik. Bir yandan GPS’den rotayı takip ettiğimiz için rotadan çıktığını gördük. Bambaşka bir dağ yoluna saptı daha sonra bir yerde durup fotoğraf çektirmek istediğini söyledi. Bu arada ekibin elçisi olarak sanırım beni seçti. Bütün konuşmalar onunla benim aramda geçiyordu. Bir uçurumun kenarına geldik. Yanındaki askerlerden birisi fotoğraf makinasını verip fotoğraf çekmesini istedi.  Tabi o sırada benim aklımdan bin bir türlü senaryo geçiyordu. Adamlar burada bizi uçurumdan aşağı atabilir, herşeyimizi alabilir ve kimsenin allahın unuttuğu bu kasabasında hiç bir şeyden haberi olmazdı. Kafamdan bu düşünceler geçerken ben kendisine yükseklerden pek hoşlanmadığımı ve aşağıya düşüp bir sakatlık yaşamak istemediğimi anlatmaya çalıştım. O manzara çok güzel diyip durdu ve fotoğraflarımızı çektikten sonra sağ salim yol kenarına döndük. Bu arada motorlarla fotoğraf çektirmek istediler.  Karşılıklı fotoğraflar çekildi.

Uçurum kenarında fotoğraf
Meissam ve KTM
Askerlerden birisi ve KTM

Daha sonra vedalaştıktan sonra yol ayrıman kadar birlikte geldik. Doğru rotaya geldiğimizde Meissam burada kendisini beklememizi ve yanındakileri bıraktıktan sonra hemen geleceğini söyledi. Aynı gün akşam Kashan’a gideceğimiz için çok uzun bir yolumuz ve daha göreceğimiz bir kale vardı ve vakit kaybetmek istemesek de bir şey diyemedik ve beklemeye başladık. Yaklaşık 15 dk sonra geri geldi. Elinde bizim için aldığı birer dondurma vardı. Sabahın 10’unda dondurma yemek istemesek de ısrarları sonunda yemek zorunda kaldık. Dondurmaları yerken bir yandan da arabanın teybinden İbrahim Tatlıses çalıyor ve müziğini çok sevdiğini söylüyordu. Teşekkür edip tam ayrılmak üzereyken bizimle kaleye geleceğini söyledi. Takip ederek birlikte kaleye kadar gittik.  Kalenin girişine yakın bir yerlerde güzel bir kaç fotoğraf çektik.

Alamut kalesi girişine yakın bir yerde fotoğraf
Kale girişindeki doğal yarıklar

Kaleye çıkış normalde paralı olmasında rağmen Meissam bize para verdirmedi. Bizim kaleye çıkmamızı, kendisinin biraz işleri olduğunu bizim inişimizde geleceğini söyledi. Kaleye çıkış 780 basamaktan oluşuyor. Hasan Sabbah kaleyi kimsenin kolaylıkla erişemeyeceği ve çok korunaklı bir yere inşa etmiş. Gidip görünce gerçekten bu kaleyi dışaradan kuşatmanın neredeyse mümkün olamadığını görebiliyor insan. Kendisi her ne kadar döneminin İŞİD’i olsa da tarihte önemli bir yer tutuyor. Hatta İngilizce Assasin kelimesi Hasan Sabbah’dan geliyor. Bir rivayete göre yanındaki müritlerine haş haş içirerek etki altında bırakıyormuş.

Alamut kalesi bu tepenin üstüne kurulmuş
Alamut kalesinin en üstüne kadar 780 basamak var
Kaleye çıkışta dinlemek içi müthiş manzaraya bakan bir alan
Kaleye çıkarken Yüzüklerin Efendisi’ndeki hobbitler gibi hissediyordum
Bir zamanlar kalenin olduğu yerde artık sadece kalıntılar var
Kalden geriye kalanlar

Kaleden indikten sonra Meissam aşağıda bizi bekliyordu. Tahmin ettiğimiz gibi öğlen yemeğine davet etti ama gidecek çok yolumuzu olduğunu söyleyerek nazikçe teklifini red ettik. Kasabaya dönene kadar yine kendisini takip etmemizi istedi. Ama yol üzerinde durup arada işlerini de halletmeye çalışınca ekibin biraz sabrı tükendi ve beklememeye karar verdik. Kendisine durduğu bir yerde işlerini hallerken el sallayarak teşekkür ettik ve biraz da gazı açarak kopup gittik. Yaklaşık yarım saat sonra tam kasaba meydanına geri geldiğimizde arkamızdan yine siren seslerini duydum. Oldukça hızlı gitmemize rağmen Meissam bizi kasabadan çıkmadan yakalamayı başarmıştı. Yanıma geldi el sıkışıp vedalaştık. Kendisine çok teşekkür ettim. O da bana “sen iste canımı veririm” dedi. Bizim çok alışık olmadığımız bir davranış olmasa da gerçekten çok misafirperverler ve misafirleri mutlu etmek için elllerinden gelen yapıyorlar. Alamut’ta tahminimizden çok vakit geçirsek de İranlı bir dostumuz oldu ve değişik bir tecrübe yaşamış olduk. Alamut normal turist rotasının dışında olsa da sonunda iyi ki rotaya dahil etmişiz diyebileceğim  bir yer oldu. 

Be First to Comment

Leave a Reply

Your email address will not be published. Required fields are marked *